2 Ağustos 2019 Cuma

Markopaşa Yazıları ve Ötekiler



Sabahattin Ali’nin romanları ve öyküleri hepinizin malumu, kalemi sağlam olan bir yazardır Ali. Fakat onu daha iyi tanımak ve anlayabilmek adına okunması gereken eserleri kesinlikle mektupları ve mecmualarda çıkan yazılarıdır.

Markopaşa Yazıları ve Ötekiler öncelikle Ali ile yapılan anketlerle ve röportajlarla başlıyor. Sonrasında Ali’nin de başyazarlığını yaptığı Markopaşa mecmuasındaki yazılarıyla devam ediyor.
Markopaşa yayın hayatına 25 Kasım 1946 yılında başlayan, müdürlüğünde Sabahattin Ali’nin yanı sıra Aziz Nesin, Mücap Nedim Ofluoğlu ve Mustafa Uykusuz’un da bulunduğu haftalık siyasi mizah gazetesidir. İkinci sayısından itibaren ara ara sansürlere maruz kalan dergi, 22. sayısından sonra yayın hayatına Merhumpaşa ve Malûmpaşa isimleriyle devam eder. Daha doğrusu Markopaşa 24. Malûmpaşa ise 6. sayısından itibaren başladığı yoldan tam tersi bir yola sapar. Yani bizim yazarımız Sabahattin Ali ile bir bağı kalmamıştır.

Bütün bu mecmualardan sonra Sabahattin Ali’nin ‘Alibaba’ ve ‘Zincirli Hürriyet’ dergilerinde yayımlanan yazıları gelir.

Başlarda Ali; sanattan, tiyatrodan, okuduğu yazarlardan ve kitaplardan bahsediyor bu kitapta bulunan yazılarında. Markopaşa dergisi ile birlikte siyasi konulardan da sık sık bahseder hâle geliyor. İşte benim kanaatimce ölüm sebeplerinden biride bu yazılar. Fikrini, düşüncesini öyle açık beyan etmiş ki Ali, ister istemez bunun sebep olduğunu düşünüyorsunuz. Yani en azından ben bu şekilde düşünüyorum.

Uzun lafın kısası, iyi ki varsın Sabahattin Ali. İyi ki…

1 Ağustos 2019 Perşembe

Ağustos...



Bu aya güzel bir hikaye ile başlayalım istedim. Daphne ile Apollon'un hikayesi...

Defne ağacına dönüşen Thesallia ırmağı Peneus’un kızı Daphne güzelin güzeli bir nympha imiş. Kendini Gaia tanrıçaya adadığı için erkekten kaçarmış. Tanrı Apollon ona gönül vermiş, peşine düşmüş, kız kaçar, tanrı kovalarmış. Tam yakalanacağı anda Daphne, babası ırmağa yakarmış onu kurtarsın diye. Birden bir defne ağacına dönüşmüş. Tanrı da bakmış ki kolları arasında sıktığı gövde bir ağaç kütüğü. Defne ağacını kendi kutsal ağacı diye benimsemiş tanrı, sazını çalar, Musa’ların korosunu yönetirken dallarından yaptığı çelenkleri eksik etmemiş başından.


Ve Apollon der ki;

"Ey güzeller güzeli, ben seni çok sevdim. Sen beni istemedin ve benden kaçtın. Oysa ki ben sana ne kadar aşıktım ve şu yeryüzünde beni reddedecek başka bir canlı yoktu. Ben seni karım yapacaktım. Madem ki benim karım olamadın o zaman benim onur ağacım olacaksın. Bundan böyle ben ve tüm kahramanlar senin ağacının dallarıyla süsleyecekler kendilerini. Kokulu saçlarından olan bu ağacın yaprakları yaz ve kış yeşil kalacak ve ben onları taç yapacağım başıma."




İşte böyledir bu güzeller güzeli ağacın hikayesi...

Merhaba sevgili okur. Merhaba Ağustos.

1 Temmuz 2019 Pazartesi

Temmuz...



Haziranın serin sıcaklığından, güneşin en çok ısıttığı günlere geçiş ayı…

Sabahın ilk saatlerinde sıcaktan uyuyamayıp kalkmayı, en yakın yeşilliğe veya bir maviliğe kendimi bırakıp sıcak iyice bastırmadan eve kaçmayı çok sevdiğim güzel ay. Güneşin doğuşu ve batışı enfes bir güzelliğe bürünür Temmuz’da. Güneşin batışıyla birlikte sıcak yaz akşamlarının vazgeçilmezi bol kahkahalı çokça muhabbetli balkon gecelerine geçiş yapılır. İşte bu ayı sevmemin en güzel sebeplerindendir bu geceler. Tüm dertlerin bir kenara bırakıldığı, sanki gece hiç bitmeyecekmiş gibi kelimelerin dudaklardan çıkmak için can attığı saatler.

İşte bu ayda; şehrin sıcaklığında bunalıp, denizin serinliğine kendimizi bırakmak için gün sayacağız. Bavulu toplarken önceliği her zaman ki gibi kitaplara bırakıp belki hiç çıkarmayacağımız kıyafetlerle dolduracağız. Gittiğimiz yerde denize girmekle gezmek arasında kalıp oyumuzu büyük ihtimalle denizden yana kullanacağız. Ve sonra zamanın nasıl geçtiğini anlayamayıp gerçekliğe geri döneceğiz.

Bu ay neler yapalım?

Bence önce sevelim. Maviyi, yeşili, kuşları, balıkları, insanları, hayatı sevelim. Sonra bolca sevdiğimiz güzel insanlarla yarın yokmuş gibi sohbet edelim. Gülelim, eğlenelim. Kitapların dünyasına girmekten de asla vazgeçmeyelim.


Seven, gülen herkese MERHABA…

11 Şubat 2019 Pazartesi

Gör Beni



GÖR BENİ

“Kimin yaşamı olduğunu ölçmeden, bedenlenmiş her canın Allah’a ait olduğunu anlayarak, cana değer biçmenin bu gezegendeki en şeytani şey olduğunu fark ederek ve sonucu ne olursa olsun elinden geleni yapmaktan vazgeçmeden, sakince, anlayarak yaşama sahip çık!
Ve asla unutma, Biz zaferden değil seferden sorumluyuz.”


Sayfalar akıp giderken bilgi narince sızdı içime. Bildiğim bazı noktaları daha derinden inceleme fırsatını yakalamışken bir de bilmediklerimi öğrenme fırsatım oldu. Araştırdım. Hatta araştırırken daha fazlasıyla da karşılaştım. ‘Fi’ ile başlayan o naçizane yolculuk ‘Gör Beni’ ile öyle farklı noktalara erişti ki… Başlarken bu kez ağır ağır okuyacağım derken bir yerden sonrası nasıl gitti orasını çözebilmiş değilim. Zaman kavramını yitiriyor.


“Birileri bizden fırtına bekliyor, onlara gökkuşağı vermeye hazır mısınız?”


“Gör Beni” bilgiyi içinde saklayan ama her an dışarı taşıyan bir hikayeye sahip. Tarihin kurgusu içinde daha eskiyi öğrenip geleceğe de ışık tutmak keyifli bir yolculuğa adım atmayı sağlıyor. Her kitapta bu kurgu biraz daha iç içe geçip okumanın keyfini yükseltiyor. “Gör Beni” konu ve işleyiş itibariyle diğer dört eserden sıyrılmış bana göre. Tarihe olan ilgimin şu sıralar artmasının bunda büyük bir payı olduğunu da göz ardı etmemeliyim tabi.


“Aşkın fırsatlarının değeri bilinmediğinde, kalpte öyle bir delik açılırdı ki o fırsatı değerlendirememiş olmanın ıstırabı hayata yayılır, geri kalan her şeyi zamanla anlamsızlaştırırdı. Anlamsızlık içinde geçen bir hayata dönüşürdü, aşkı kaçırmış ya da feda etmişler için yaşam. Çünkü insanın canı her zaman yarasındaydı ve aşk eğer yaraya dönüşmüşse en büyük yaraydı.”


Ve gelelim kitabın tarihin aşk ile sarmalandığı noktaya. Selim ve Ülkü… Birbirinden farklı düşüncelere, görüşlere ve hayata sahip olan iki genç. Savaş yıllarında büyümüş ve her yönden etkilerini hisseden iki insan. Duygularına yaşadıklarıyla yön veren bir duruşa sahipler. İçlerinde kopan fırtınanın şiddeti ne olursa olsun geldikleri yeri ve hayatlarını asla göz ardı edemiyorlar. Bu tutum onları kimi zaman hüzne kimi zaman da doğrusunu yaptıklarını düşünmeye sürüklüyor. Sayfaları hızla çevirirken ikisinin de hislerini çok iyi anlayıp analiz edebiliyorsunuz. Ben de olsam böyle yapardım dediğim ne kadar çok nokta olduğunu tahmin edemezsiniz. Tabi ki aşk sadece Ülkü ve Selim ile sınırlı değil… Ama orası da kitabı alinize aldığınız ân’a saklansın…


“Ön yargılarından sıyrılamayanlarsa hep kayıptılar.”


Kitaptaki her bilgiyi araştırıp, öğrenmeniz dileğiyle…

BİZ’e…

3 Ocak 2019 Perşembe

İntihar Ormanları



“Düşüncesine dahi katlanamayıp başına gelirse öleceğini sandığı her şeye alışıyor insan. Dayanamam dediğin ne varsa ayağına yarım numara küçük bir ayakkabıyla uzun mesafe yürümek kadar canını acıtıyor en fazla. Ölümün en onursuz şekli belki de acıya alışmak. Acıya direnmekten bahsetmiyorum. Direnmek, acının varlığını kabullenmeyi gerektirir. Oysa alıştığın şeyin varlığını da kanıksarsın. Mücadele yoktur direnmekteki gibi. Boyun eğersin. Hatta bir zaman gelir, varlığını umursamazsın bile…
Ben bu acıya alışmak yerine kıvranarak ölmeyi dilerdim...”

Başlangıcınızı hatırlıyor musunuz? Doğduğunuz anı, ciğerlerinizin havayla ilk temasında canınızın yanıp yanmadığını, ağlayıp ağlamadığınızı, annenizin sizi görünce ne yaptığını… Hatırlayamazsınız. Umut’ta hatırlamıyor. O,  hayatının başlangıcını tarif ederken “Benim başlangıcım doğumumdan sekiz sene sonrasına dayanıyor.” diyor. “Onu ilk gördüğüm güne…” diye devam ediyor. İz’e olan aşkını anlatabileceği daha güzel cümle de yok belki. Daha nasıl anlatılır ki?

“Senden önce ne yapıyordum ben acaba diye düşündüğümde beliren o koca boşluğu sana gösterebilsem keşke… Seni ne kadar sevdiğimi sorduğunda desem ki; “Sensiz zamanlarımı düşündüğümde beliren bu uçsuz bucaksız boşluk kadar işte! ‘Çok’ az kalıyor çünkü o boşluğun yanında…”

Sonu baştan belli bir hikaye. Umut ve İz’in hikayesi. Okurken Umut’a kızabilirsiniz o da tam olarak bunu söylüyor… Umut’a acıya da bilirsiniz çünkü bunu da hissedeceğinizi söylüyor. Ama ben size hissedeceğiniz en önemli duyguyu söyleyeyim; kalbinize büyük bir yumruk yiyeceksiniz. Biraz afallayıp, biraz da ben zaten anlamıştım duygusuna kapılacaksınız. Ve tüm bu duyguların sonunda hüngür hüngür ağlayacaksınız…

“Ben Umut. Adımın hakkını verememiş otuz dört yaşında bir adamım. Portakalı, kırmızı lahanayı ve İz’i çok severim. Aşığım ve övünebileceğim başka bir meziyetim yok.”

Kitabı ilk elime aldığım an yaşadığım hissi size tarif edemeyebilirim. Sanki ben yazmışım da ilk kez elime alıyormuşum gibi bir his… Ezgi Durmuş’un ilk kitabını okurken söylediğim bir şey vardı. Üçüncü kitabı okurken de aynı şeyleri yeniden söyledim. “Ben bu kız ne yazsa okurum!”


"bu aşkın efkarı şarkılarda 
yüzün bende solacak
bizi zaman yenecek
ve anılar kalacak"