22 Aralık 2017 Cuma
Babam Beni Şahdamarımdan Öptü
11 Eylül 2017 Pazartesi
Sense 8
"Ben kimim?
Sanırım olduğum kişi seninkiyle aynı. Ne senden fazla, ne de eksik. Çünkü kimse tıpatıp aynı sen ya da ben gibi olmadı ve olmayacak..."
Farklı olmak...
Dünyanın farklı ülkelerinde, farklı şehirlerinde yaşayan, kişilikleri, renkleri, cinsiyetleri, ilgileri, hayatları birbirinden farklı olan 8 kişi; düşünceleri ve hisleriyle birbirlerine bağlanıyorlar. Homo sensoriumlar olarak adlandırılan bu ırkı sapienslerden ayıran en büyük özellik 8 kişilik takımlardan oluşmaları ve birbirlerinin yerine geçebilmeleri. Özetle böyle anlatabilirim. Yani durumun ve hikayenin biraz karışık olduğunu düşünebilirsiniz. İzledikçe anlaşılan bir hikaye söz konusu. Biz hikayenin işleyişini es geçip anlattıklarına odaklanalım.
Nomi, Riley, Will, Wolfgang, Lito, Capheus, Kala ve Sun... Hayatları boyunca yaşadıkları, istedikleri, yaptıkları ve tercihleri yüzünden kendilerini olabildiğince sistemin dışında tutmuş bir grup insandan oluşan bir takım. Homo sapienslerin anlamaması yetmezmiş gibi kendilerinden olan başka homo sensorium takımlarının kötülükleriyle onları avlamaya çalışması diziyi şekillendiren unsurlardan.
Dizi genel olarak benim şu güne kadar izlediğim tüm dizilerden farklı bir noktada. Ağır eleştirel bakış açısı, yaşadığımız dünya üzerinde kabul görmeyen her tür düşüncenin yoğunlukta yaşandığı bir yapımdan bahsediyoruz. Her ne kadar 3. sezon onayı almamış olsa da şu sıralar bazı haberler dönüyor. Ya 2 saatlik bir final izleyeceğiz ya da 3. sezonu.
Eğer empati kurabiliyorsanız ve farklılıkların sizin için bir değeri yoksa bu diziyi izleyin. İzlettirin. Çünkü bu dizi tam sizlik...
Sizi bu güzel şarkıyla baş başa bırakıyorum... Eğer izlerseniz yorumlarınızı beklerim...
Sevgiler.
Sanırım olduğum kişi seninkiyle aynı. Ne senden fazla, ne de eksik. Çünkü kimse tıpatıp aynı sen ya da ben gibi olmadı ve olmayacak..."
Farklı olmak...
Dünyanın farklı ülkelerinde, farklı şehirlerinde yaşayan, kişilikleri, renkleri, cinsiyetleri, ilgileri, hayatları birbirinden farklı olan 8 kişi; düşünceleri ve hisleriyle birbirlerine bağlanıyorlar. Homo sensoriumlar olarak adlandırılan bu ırkı sapienslerden ayıran en büyük özellik 8 kişilik takımlardan oluşmaları ve birbirlerinin yerine geçebilmeleri. Özetle böyle anlatabilirim. Yani durumun ve hikayenin biraz karışık olduğunu düşünebilirsiniz. İzledikçe anlaşılan bir hikaye söz konusu. Biz hikayenin işleyişini es geçip anlattıklarına odaklanalım.
Nomi, Riley, Will, Wolfgang, Lito, Capheus, Kala ve Sun... Hayatları boyunca yaşadıkları, istedikleri, yaptıkları ve tercihleri yüzünden kendilerini olabildiğince sistemin dışında tutmuş bir grup insandan oluşan bir takım. Homo sapienslerin anlamaması yetmezmiş gibi kendilerinden olan başka homo sensorium takımlarının kötülükleriyle onları avlamaya çalışması diziyi şekillendiren unsurlardan.
Dizi genel olarak benim şu güne kadar izlediğim tüm dizilerden farklı bir noktada. Ağır eleştirel bakış açısı, yaşadığımız dünya üzerinde kabul görmeyen her tür düşüncenin yoğunlukta yaşandığı bir yapımdan bahsediyoruz. Her ne kadar 3. sezon onayı almamış olsa da şu sıralar bazı haberler dönüyor. Ya 2 saatlik bir final izleyeceğiz ya da 3. sezonu.
Eğer empati kurabiliyorsanız ve farklılıkların sizin için bir değeri yoksa bu diziyi izleyin. İzlettirin. Çünkü bu dizi tam sizlik...
Sizi bu güzel şarkıyla baş başa bırakıyorum... Eğer izlerseniz yorumlarınızı beklerim...
Sevgiler.
23 Ekim 2016 Pazar
Kağıt Ev
KAĞIT EV
Carlos Maria Dominguez / Jaguar Kitap
5. Baskı / Nisan, 2016
Uzun bir süredir okumak istediğim ama bir türlü bulamadığım bir kitaptı "Kağıt Ev". En sonunda Kitapyurdunda yeniden satışa sunulduğunu görünce hemen sipariş ettim. Ve okurken öyle bir sayfasına denk geldim ki... Kardeşimin bu aralar sıklaştırdığı ve çevremde ki herkesin itinayla sorduğu bir soru vardı. "Bu kadar kitabı alıyorsun, okuyorsun ama neden saklıyorsun?" diye. İşte bu kitap cevabını verdi bu sorunun. 20. sayfası öyle güzel anlatıyordu ki...
İşte o cevap;
Sadece çok uzak bir gelecekte bana faydası olacak kitapları,
genel okuma çizgimin dışında kalanları ve bir kez okuyup da yıllar boyu, belki
de hiçbir zaman kapağını bile açmayacaklarımı neden evde tuttuğumu defalarca
sordum kendime. Fakat, örneğin, nasıl olur da çocukluğumun birkaç tuğlasını
yerinden sökmeden Vahşetin Çağrısı’ndan kurtulurum? Yahut gençliğime damgasını
vuran Zorba’dan 25. Saat’ten ve kendimize bahşettiğimiz o kutsal sadakat ile en
üst raflara yıllar önce, bütün halinde fakat sessiz sedasız, hediye edilmiş
diğerlerinden?
Çoğunlukla bir kitaptan kurtulmak ona sahip olmaktan daha
zordur. Kitaplar, sanki asla geri dönemeyeceğimiz bir anın tanıkları gibi, bir
ihtiyaç ve unutkanlık anlaşmasıyla tutunurlar insana. Oysa orada kalmaya devam
ettikleri sürece onları birbirlerine yamadığımızı zannederiz. Üstlerinde gün,
ay ve yıl yazan sayısız kitap gördüm ben; gizli bir takvimi oluşturur her biri.
Başkaları ise ödünç vermeden önce adlarını yazarlar ilk sayfaya, teslim
edeceklerini kişiyi defterlerine kaydedip bir de tarih atarlar yanına. Tıpkı kütüphanedekiler
gibi damgalı kitaplar gördüm, yahut içlerine sahiplerinin kartları
yerleştirilmiş olanlar. Kimse bir kitap kaybetmek istemez. Bir daha okumayacak
olsak da başlığında eski, belki de kaybolmuş bir duyguyu taşıyan bir kitabı
kaybetmektense bir yüzük, saat veya şemsiye kaybetmeyi yeğleriz.”
Bence bu yazı bile yeterince anlatmıştır kitabı. Kesinlikle okumalısınız. Hem sayfa sayısının azlığı hem de hikayenin akıcılığı o kadar iyi ki.
~Fuar yazısı geliyooor :)
20 Ağustos 2016 Cumartesi
Bülbülü Öldürmek
Bülbülü Öldürmek
Harper Lee, Sel Yayıncılık, 13.Baskı
Irkçılık! Şu hayatta en sevmediğim konulardan sadece biri. İnsanları aslında herkes eşitken sırf ten renkleri farklı diye yargılamak, zenci diye hitap edip aşağılamaya çalışmak -ki zenci kelimesini ırkçı bir söylem olarak hala görmüyorum yani en azından kendi içimde- hem de her yaz güneşin altına malak gibi yatıp bronzlaşmaya çalışan beyaz tenlilerin aşağılamaya çalışması oldukça ironik bir mesele... Beyaz tenlilerin kral, siyah tenlilerin köle olarak görüldüğü günümüz dünyasında böyle bir kitapla tanışmak çok manidar oldu benim adıma. Aslında yıllardır elimin gittiği ama bir şekilde geri çektiğim başka kitaplara yöneldiğim bu yapıtı çok doğru bir zamanlamayla okumuşum. Artık kendi fikirlerim kendi benliğime daha çok yerleşmeye başlamışken, kendimden bir şeyler bulduğum romanlar okumak daha da çok beni tatmin ediyor...
Kitaba şöyle bir değinecek olursam; Harper Lee'nin 1936 yılında 10 yaşındayken yaşadığı hem onu hem çevresindekileri etkileyen bir olayı ana konu olarak belirlediği bir nevi otobiyografi türünde olan bu kitapta kendi doğduğu kasaba olan Monroeville'yi Maycomb diye tanıtarak yazmış. Kitabın ana konusu ise çevredeki kimsenin haz etmediği Ewell'arın asılsız bir ırza geçme suçuyla dava açtıkları Tom Robbinson'un suçsuz olduğuna inanan ve bunu kanıtlamaya çalışan Atticus Finc'in davasını ve baş karakterimiz Scout Finch'in hayatını anlatıyor. Kitaptan öyle satırlarca bahsetmek istemiyorum çünkü bu okumamış olanlara bir haksızlık olur (kendim bu tarz yazıları pek sevmem). O yüzden kısa kesmeliyim.
Şöyle bir kitabın hayatından bahsedecek olursam; 1960 yılında yayımlanan kitap oldukça ses getiriyor ve 1961 yılında Pulitzer ödülüne layık görülüyor. 1962 yılında film olarak beyaz perdeye yansıtılıyor ve bu filmde 1963 yılında 3 farklı dalda Oscar'ı kapıyor. Eser 55 yıl boyunca Harper Lee'nin ilk ve tek kitabı unvanını korurken 2015 yılında yayımlanan Tespih Ağacının Gölgesinde kitabıyla 20 yıl sonra New York'tan Maycomb'a gelen Jean Louise (Scout) Finch'in hayatını yeniden gözler önüne seriyor...
Ve bu yazı da benim en uzun kitap eleştirisi -her ne kadar eleştiri olmasa da- yazım olarak blogumun tarihine geçiyor...
Kısa bir süre içinde blog içeriği ile ilgili ufak bir değişiklik yapacağım ama üzerinde biraz çalışmalıyım... Sizi seviyorum :)
11 Şubat 2016 Perşembe
Nar Ağacı
Nar Ağacı, Nazan Bekiroğlu, Timaş Yayınları
14. Baskı, Nisan 2015
"Sen öyle çağırmasan ben böyle gelmezdim."
30 yıllık bir mektubun üzerindeki, belki de artık yerinde
yeller esen bir adresin umut verici varlığıyla başlayan eşsiz hikaye…
Trabzon’dan Tebriz’e, Tiflis’ten Bakü’ye oradan da İstanbul’a uzanan bir hayat
öyküsü.
İki büyük savaşın yaşanmasıyla değişen hayatların içinde
birbirlerini bulan iki aşık. Ben bu hikayeyi hayatımın tam zamanında okumuşum
diye düşünüyorum. 21 Aralık gecesi başladım aslında çok kısa sürede
okuyabilirdim ama bazen zorlanarakta olsa bırakmak zorunda kaldım. Uykusuz gecelere
götüren, elime alınca bırakamadığım için derslerimden geri bıraktı beni. Bende
haliyle ara verdim okumaya. Çok uzun süre ara verip yeniden başladım tatile
girince. Ve bitirdim.
Bu hikayeyi aslında eski zamanlarda göç etmiş ailelerin
torunları okumalı. Bende hep bu hisle okudum. Yıllar önce mübadele ile
İstanbul’a gönderilmiş dedelerimin asıl memleketi olan Selanik’e gidip, belki
bir tanıdık belki de bir akraba bulmak ne kadar güzel olurdu. Onların yaşadığı
evlere girmek, onların geçtiği sokaklarda adım atmak sanırım herkesin
isteyeceği bir şeydir. Lakin şimdi orada eskiden bir iz bulmak eminim ki çok
zor olacaktır. Onun içinde zor oldu bu yolculuk. Rüyalarında fotoğraf karelerinde kaybolmak bile sanırım aşırı derece de mükemmel bir his olmalı.
Nazan Bekiroğlu’nun çok güzel ve akıcı bir kalemi var. En
yakın zaman da diğer kitaplarıyla da tanışacağım. Ama içimden bir his Nazan
Bekiroğlu’nu en güzel kitabıyla tanıdığımı söylüyor bana. Bir sabah okula
giderken metrobüste tanışıp sohbet ettiğim ve Nar Ağacı’nı tavsiye eden Kerem
Şen’e teşekkürü bir borç bilirim.
Bir fotoğraf karesinde kaybolmayı, geçmişe doğru bir yolculuk
yapmayı ne kadar çok isterim…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


